Düşmanlığı Öğrenmek
“Bir arkadaşım bana bir gün şunu dedi: ‘Sen saldırıcı biri değilsin. Hep savunmada kalıyorsun.’ İlk başta ağır geldi. Sonra düşündüm. Gerçekten de hayatım boyunca çoğu şeyi savuşturmaya çalışmışım. İnsanları yatıştırmaya, yanlış anlaşılmamaya, ortamı germemeye uğraşmışım. Çünkü bana öğretilen buydu. Coşma denildi. Sus denildi. Tevazu denildi. Boyun eğmek olgunluk gibi anlatıldı.
Fakat hayat sadece iyi niyetli insanların bulunduğu bir yer değil. İddialı olduğun anda rakiplerin oluyor. Hatta bazen rakip değil, doğrudan düşmanların oluyor. Çünkü bazı insanlar seninle yarışmak istemiyor; seni bastırmak, sindirmek, oyundan düşürmek istiyor. Ve bunu sana açık açık ilan etmeleri gerekmiyor. İnsanlar yalnızca ağızlarıyla konuşmuyor. Tavırlarıyla, küçümsemeleriyle, görmezden gelişleriyle, sinsice attıkları adımlarla da konuşuyorlar.
Ben uzun süre böyle durumlarda tek çözümün karşı tarafı düşmanlık yapmamaya ikna etmek olduğunu sandım. Sessiz kalırsam ortam yumuşar zannettim. Alttan alırsam mesele büyümez sandım. Çok fena yanılmışım.
Çünkü bazı insanlar senin iyi niyetini erdem olarak değil, zayıflık olarak okuyor. Sürekli savunmada kalan birinin etrafında tehdit algısı oluşmuyor. Tehdit algısı oluşmayınca da küstahlık büyüyor.
Şunu geç fark ettim: Savunma gerekir. Gerektiğinde saldırı da gerekir. İnsan bazen yalnızca konuşarak değil, karşı tarafın hesap yapmak zorunda kalacağı bir ağırlık oluşturarak var olur. ‘Ben de karşılık verebilirim’ hissi sadece karşı taraf için değil, insanın kendi ruhu için de önemlidir.
Yine de mesele kör öfke değil. Her şeyi savaş görmek değil. Ama hayatı tamamen savunmada yaşayarak da insan kendi içindeki enerjiyi çürütüyor. İçten içe radioactive bir şeye dönüşüyor. Taşması gereken yerde susan insan zamanla kendi gücünden şüphe etmeye başlıyor.
Belki de olgunluk denilen şey, ne zaman sakin kalacağını ve ne zaman diş göstereceğini öğrenmektir.”